9 Şubat 2015 Pazartesi

Sylvia

Onlarca, yüzlerce ev var yan yana
Hepsi ayrı kutular içine gizlenmiş 
Evcil hayvanlar gibiler Sylvia
Haberleri yok birbirlerinden 
Agir kış, tehlikeli kış
Her şey çok soğuk Sylvia
Giderken hazirladigin kahvaltı
O muhtesemdi
Öyle ki dokunamadim bile
Sana anne demek gecerdi içimden ama
Daha konuşmaya başlamamıştım bile

Neden bilmem
Evden kırmızı uzun bir yatakla ciktin o gün
Uyuyarak
Bu senin son sayfandi Sylvia
Anladım
İşte, bu yüzyıl senin Sylvia
Kutla! 




22 Mayıs 2014 Perşembe

Acımız SOMA

Merhabalar,

Bu yazımda maalesef  hepimizin üzgün olduğu konudan bahsedeceğim: SOMA. İnsanın kanı donuyor adeta. Ben yurtta haberleri takip ederken bile dondum kaldım. Sadece sessizce ağladım bir kenarda. İnsanların feryat figanları, yürek burkan hikayeleri, kurtarma çabaları...

Peki neydi bu cinayete sebebiyet veren? Neler olsa buna engel olunurdu, bu raddeye gelmezdi? Hepimiz biliyoruz maden çok riskli bir iş alanı. Türkiye gibi ülkelerde o madene girip de çıkamamak var... Ki daha  önce de göçükler, kazalar yaşanmış. İstatistiki veriler zaten bunu gösteriyor. Ama zaman karşılıklı çözüm bulunabilecek bir zaman. 1800'lerde yaşamıyoruz. Kazaları minimize de edebiliriz. Yani işçi, işveren, devlet üçgeni... Ama hepimiz biliyoruz ki kapitalizm hatta vahşi kapitalizm gerçeği hepimizi içine almış, yutmuş gibi. Bir ülkenin doğal kaynakları, madenleri o ülke için çok önemlidir.

Özal döneminde başlayan özelleştirmelerin, taşeronlaşmanın olması sermayenin daha rahat dolaşması anlamına geliyor. Hal böyle olunca elbette birilerinin yatları katları büyüdükçe, birilerinin ekmeğinden kesiliyor. Bu sadece Soma işçileri için değil ezilen, hakkının tam karşılığını alamayan, mecburi olduğu için istemediği işine devam eden tüm işçi halkları için geçerlidir. Bizdeki gayri insanı sistemler diğer ülkelerle kıyaslanınca üzücü tablolar çıkıyor. Sesini çıkarınca da karşı karşıya kalınan durum hep kar mantığının baskın gelmesi ve yine susturulan sesler... En bilindik örneği ile işverenin zaten mecburi olduğu, mevzuatta da geçen işçiler için alınması ve yapılması gereken tüm önlemleri maliyet olarak görmesi. Bunlar az gelişmiş ülkelerde karşılaşılan durumlar. Tabii ki biz Türk milleti olarak çok daha iyi şeyler koyabiliriz ortaya ama bakış açıları değişmedikçe bilinçaltına yerleşen düşüncelerden kurtulmadıkça maalesef zor görünüyor. Bunun yanında işçilerde bana bir şey olmaz mantığı da doğru değil. İşçi eğitimsiz ya da bilinçsiz olabilir. Ama örneğin işveren eğer eğitim yapılacaksa o eğitimi yapmak zorunda. Bu kesinlikle zorun olmalı ve herhangi bir iş kazasında işçinin buna katılmamasını mazeret olarak sunmamalı. Farzedelim ki böyle bir hadise gerçekleşti, işveren zaten derhal feshe gidebilme hakkına da sahip. Sadece bilinç ve denetim... Denetim konusu da gelince, bizim okulumuz Anadolu Üniversitesi Hukuk Fakültesi Dekanı Proseför Dr. Ufuk AYDIN hocamızın da geçtiğimiz hafta TRT Radyosun'da yaptığı konuşmadan öğrendiğim üzere Türkiye'de 1000'e yakın müfettiş var. Kesinlikle bu sayı çok az. Türkiye gibi bir ülke için kesinlikle bu sayı çok çok yetersiz. Mevzuat konusunda bir sıkıntı yok. Sorun uygulamada zaten. Ve denetlenirken nasıl denetlendiğinde. Soma Maden işletmesi de bilindiği üzere mart ayında denetlenmiş. Ama nasıl bir denetimdi bu? Akıllara ister istemez farklı sorular getiriyor. Soma için bu durumun sonucu ise RESMİ SAYIYA göre 301. Peki acaba gerçek sayısı kaç?!
 10 gün içinde oluşturulan iş sağlığı ve güvenliği mevzuatı AB'ye uyum için elinden geleni yapan, Türkiye için değil AB'ye uyalım'ı düşünen zihniyet gerçekten her denileni yapıyor mu acaba?
 Peki bizler üstümüze düşen görevi yapıyor muyuz ? Olanlardan kendimize ne pay çıkardık?
Yarım bırakılan ya da tam yapılmayan işlerin sonuçlarının bir yerlerde aç susuz yaşayan insanları düşünüyor muyuz? Daha mı çok harcıyoruz? Daha mı çok suçluyoruz? Kendimizle yüzleşiyor muyuz? Yoksa dünyayı bu duruma getiren yarım işlerimiz, yarım konuşmalarımız devam mı ediyor?

Ben bir daha bu adam ve nicesinin çaresizlik içinde kalan bakışlarını görmek istemem. :(  Çünkü insan hayatı her şeyden çok çok daha önemli...

SOMA'yı unutma Türkiye

Cemile SÖNMEZ
21.05.2014









19 Nisan 2014 Cumartesi

Brooklyn Köprüsünü boyayan boyacılar. 1914



6 yaşındaki yetim, kendisine hediye edilen bir çift ayakkabıya sevinirken. Red Cross, 1946, Avusturya,


5 Aralık 2013 Perşembe

Yalnız Kuşun Şarkısı


Yapayalnız bir kuş
Ayrılığa ağlarsa
Ayrılık önemsenir

Yapayalnız o kuş
Biliyorsa ki yarın sevgilisi gelecek
Bak şarkısı dinlenir
Şiir: Celil Oker
Müzik: Emin İgüs



3 Ağustos 2013 Cumartesi

Geçmişten Günümüze Simit

Simidin tarihi, Osmanlı İmparatorluğu'nun Anadolu'da hüküm sürdüğü döneme kadar uzanmaktadır. Bu dönemde sarayda un depolarına "simithane", padişah fırınına ise "simit fırını" denilirdi. 1593 tarihli Üsküdar Şeriye Sicili'nde, has undan yapılmış halka biçimindeki bir çeşit ekmek "simid-i halka" olarak adlandırılmaktadır. II. Süleyman döneminden bir Mutfak Defterinde (1691), çörek ve ekmeğin yanı sıra, saraya günde 30 adet halka-i simid tahsis edildiği yazmaktadır.

Bilinen diğer bir gerçek de Osmanlı padişahlarının ramazanlarda iftarda verilen yemekten sonra yollarda saf tutan askerlere simit hediye ettikleridir. Yani simit kültürümüzde padişah hediyesi sayılacak kadar "değerli" ve bir bakıma "saray"lıdır.

Halka sözcüğünün kaybolup günümüzdeki "simit" kelimesinin tek başına kullanılması oldukça uzun zaman sonra gerçekleşmiştir. İlk kez 18. Yüzyıl kaynaklarında, halka-i simid yerine sadece "simit" denildiği görülmektedir. Bu yıllarda saraylarda talep gören simit, halk arasında da epey meşhurdu.

Ucuzluğu ve doyuruculuğu ve her yerde bulunabilmesi nedeniyle, gerçek bir halk yiyeceği olan simit; şehirlerdeki halk fırınlarında da pişirilir; sokak satıcıları sayesinde şehrin her bir köşesinde yerini alırdı

1761'de yıllarda, ekmekçiler, börekçiler ve simitçiler arasındaki rekabet nedeniyle, İstanbul kadısı "Simitçiler Ekmek Üretmiyeler" hükmünü çıkarmış, böylece günümüzdeki sadece simit üreten fırınlar oluşmaya başlamıştır.

Simitçiler ilk kez 10 Haziran 1910'de bir araya gelip dernek kurmuşlar, "Ekmekçi ve Börekçiler" adıyla kurulan cemiyetin içinde yer almışlardır.

25 Temmuz 2013 Perşembe

AYAKÜSTÜ GÜZELLİK

Ne vakit havada biraz nem olsa
Ayaküstü aşkların sesleri değer kulağıma
Hepsi birer karanlığı azaltırlar
Bazen de karanlığı yakarak belki
Belki gecenin içinden geçerken
Belki dizinde otururken gecenin
Hepsi birer birer çıkarlar gözümden
Ve alaycı gülüşür gözlerim görene, görebilene...
Yine güzellik kazandı bakın (!)
Bu ışık ışık sokaklar
Yine elleri dolu dolu teyze
Durakta birini bekleyen mağrur genç
Otobüse öylesine binen avare
Aslolanı görene kadar
Kazandı güzellik.

Cemile Sönmez
19 06 2013
02.00